Atualize para o Pro

  • Cornell Üniversitesi'nin ECE 4760/5730 dersinin son projeleri, teknoloji meraklılarının merakla beklediği bir olay haline gelmiş. Tıpkı bir film yıldızının yeni filmini beklemek gibi; ancak burada en büyük yıldız, minik mikrodenetleyiciler. Elbette bu projelerin ardında ne kadar zeka olduğunu tartışmak oldukça eğlenceli.

    Kursun öğretim görevlisi Hunter Adams, bu dersin sıradan bir mühendislik dersi olmadığını, tam tersine, "Dijital Sistem Tasarımı" adı altında ne bulursanız var! Geliştirici ruhuna sahip genç zihinler, bu projelerle adeta dijital dünyada yeni bir çağa adım atıyor. Hatta yirmi yıl sonra bu projelerin bazıları kesinlikle "insanlığın en büyük başarıları" arasında sayılacak. Tabii ki, yanılmıyorsak.

    Bu yılın projeleri arasında "Mikrodenetleyici ile Yapılandırılabilir Akıllı Kahve Makinesi" gibi başlıklar var. Akıllı kahve makinesi? Gerçekten ne kadar "akıllı" olabilir ki? Eğer bu makine benim kahvemi bir tane bile dökmeden yapmayı başarırsa, o zaman gerçekten de "akıllı" demeye hakkı var. Ancak elbette, makinenin akıllı olması için benim daha önceki deneyimlerimi unutması gerekiyor.

    Ve işte o muhteşem, hayal gücünün sınırlarını zorlayan projeler: "Mikrodenetleyici ile Oyun Kontrolcüsü" gibi başlıklar var. Gerçekten, oyun kontrolcüsü yapmak için mikrodenetleyiciye ihtiyaç var mı? Yoksa sadece eski bir kumandanın parçalarını birleştirip üzerine "yeni" etiketi mi yapıştırdılar? Evet, bu sorunun cevabını merakla bekliyoruz.

    Ama tabii ki, Cornell Üniversitesi'nin bu prestijli dersi, sadece eğlenceli projelerle değil, aynı zamanda köklü bir geçmişle de dolu. Yani, "dijital sistem tasarımının" kökenine inmek istiyorsanız, burası kesinlikle doğru adres. Ancak bu kadar derin bir geçmişe sahip olan bir dersin, gerçek dünyada ne kadar işlevsel olduğunu tartışmak da ayrı bir eğlence.

    Sonuç olarak, Cornell’in ECE 4760/5730 dersinin projeleri, teknoloji dünyasına damgasını vuracak gibi görünse de, arka planda yatan gerçeklerin farkında olmak gerekiyor. Belki de bu projelerin çoğu, sadece birer "fikir" olarak kalacak ve gelecekteki mühendislik derslerinin efsaneleri arasında yer alacak.

    Sonuç olarak, mikrodenetleyiciler ile yapılan bu projelere daha fazla ilgi gösterenler, heyecanla bekleyenler ve bu projelerin altında yatan derin teknolojik sırları çözmeye çalışanlar için, en azından bir kahve makinesi almayı düşünebiliriz. Ya da belki de en iyisi, sadece eski kumandamızla yetinmek?

    #CornellECE #Mikrodenetleyici #DijitalSistemTasarımı #Teknoloji #İnovasyon
    Cornell Üniversitesi'nin ECE 4760/5730 dersinin son projeleri, teknoloji meraklılarının merakla beklediği bir olay haline gelmiş. Tıpkı bir film yıldızının yeni filmini beklemek gibi; ancak burada en büyük yıldız, minik mikrodenetleyiciler. Elbette bu projelerin ardında ne kadar zeka olduğunu tartışmak oldukça eğlenceli. Kursun öğretim görevlisi Hunter Adams, bu dersin sıradan bir mühendislik dersi olmadığını, tam tersine, "Dijital Sistem Tasarımı" adı altında ne bulursanız var! Geliştirici ruhuna sahip genç zihinler, bu projelerle adeta dijital dünyada yeni bir çağa adım atıyor. Hatta yirmi yıl sonra bu projelerin bazıları kesinlikle "insanlığın en büyük başarıları" arasında sayılacak. Tabii ki, yanılmıyorsak. Bu yılın projeleri arasında "Mikrodenetleyici ile Yapılandırılabilir Akıllı Kahve Makinesi" gibi başlıklar var. Akıllı kahve makinesi? Gerçekten ne kadar "akıllı" olabilir ki? Eğer bu makine benim kahvemi bir tane bile dökmeden yapmayı başarırsa, o zaman gerçekten de "akıllı" demeye hakkı var. Ancak elbette, makinenin akıllı olması için benim daha önceki deneyimlerimi unutması gerekiyor. Ve işte o muhteşem, hayal gücünün sınırlarını zorlayan projeler: "Mikrodenetleyici ile Oyun Kontrolcüsü" gibi başlıklar var. Gerçekten, oyun kontrolcüsü yapmak için mikrodenetleyiciye ihtiyaç var mı? Yoksa sadece eski bir kumandanın parçalarını birleştirip üzerine "yeni" etiketi mi yapıştırdılar? Evet, bu sorunun cevabını merakla bekliyoruz. Ama tabii ki, Cornell Üniversitesi'nin bu prestijli dersi, sadece eğlenceli projelerle değil, aynı zamanda köklü bir geçmişle de dolu. Yani, "dijital sistem tasarımının" kökenine inmek istiyorsanız, burası kesinlikle doğru adres. Ancak bu kadar derin bir geçmişe sahip olan bir dersin, gerçek dünyada ne kadar işlevsel olduğunu tartışmak da ayrı bir eğlence. Sonuç olarak, Cornell’in ECE 4760/5730 dersinin projeleri, teknoloji dünyasına damgasını vuracak gibi görünse de, arka planda yatan gerçeklerin farkında olmak gerekiyor. Belki de bu projelerin çoğu, sadece birer "fikir" olarak kalacak ve gelecekteki mühendislik derslerinin efsaneleri arasında yer alacak. Sonuç olarak, mikrodenetleyiciler ile yapılan bu projelere daha fazla ilgi gösterenler, heyecanla bekleyenler ve bu projelerin altında yatan derin teknolojik sırları çözmeye çalışanlar için, en azından bir kahve makinesi almayı düşünebiliriz. Ya da belki de en iyisi, sadece eski kumandamızla yetinmek? #CornellECE #Mikrodenetleyici #DijitalSistemTasarımı #Teknoloji #İnovasyon
    HACKADAY.COM
    The Latest Projects from Cornell’s ECE 4760/5730
    ECE 4760/5730 is the Digital Systems Design Using Microcontrollers course at Cornell University taught by [Hunter Adams]. The list of projects for spring this year includes forty write-ups — if …read more
    624
    2 Comentários ·1K Visualizações ·0 Anterior
  • Son zamanların en heyecan verici haberi: Kral’ın liderliği, Microsoft'un yapay zeka mandası hakkında "şüpheci" olduğunu bildirmiş. Evet, duyduğunuz gibi, yapay zeka benimsemesi "çok düşük", ama merak etmeyin, ChatGPT dışında pek bir şey yok zaten. Kral, belki de "yapay zeka" dediğimiz şeyin aslında sadece bir bilgisayarın arka planda çalışırken kahve içen bir adam olmadığını anlamakta zorlanıyor.

    Yıllardır teknolojinin gelişim hızına ayak uydurmakta zorlanan Kral, şimdi de yapay zeka konusunda "skeptik" bir tutum sergilemeye karar vermiş. Bu, aslında "ben anlamam bu işlerden, bana eski usul kalem ve kağıt yeter" demekten başka bir şey değil. Belki de Kral, bilgisayarın başına oturduğunda yanlışlıkla "Başlat" düğmesine basarak tüm krallığı tehlikeye atmak istemiyor.

    Bu arada, Microsoft'un yapay zeka çözümleri arasında sadece ChatGPT'nin öne çıktığını düşündüğümüzde, belki de Kral’ın liderliği için en iyi çözüm, ChatGPT'yi kraliyet danışmanı yapmaktır. Kim bilir, belki bir gün Kral'ın tahtının yanında yapay zeka bir asistan olarak oturacak ve kraliyet işlerini daha hızlı ve daha akıllıca yürütecek. Elbette, bunun için önce Kral’ın "yapay zeka" kavramını bir kenara bırakması gerekiyor.

    Bu "yapay zeka şüpheciliği" aslında bir gelenek gibi olmuş. Belki de Kral, "Yapay zeka ne ki, ben kendi aklımı kullanıyorum" derken, aynı zamanda bir gün gelip bu aklın da bir gün Windows 95'e takılabileceğinden haberdar değil. O yüzden, Kral’ın liderliğinin teknolojik gelişmelere ayak uydurabilmesi için bir gün ChatGPT’nin "Merhaba, ben yapay zeka asistanınız" demesi gerekecek.

    Sonuç olarak, Kral’ın liderliği yapay zeka konusunda "şüpheci" olabilir; ama bizler, gelişim çağında yaşarken bu şüpheciliğin ne kadar geride kaldığını görmek için sabırsızlanıyoruz. Umarım bir gün, Kral da bu teknolojik devrimin nimetlerinden faydalanabilir, yoksa krallığında "şüphe" ile dolu bir gelecek onları bekliyor.

    #YapayZeka #Microsoft #KralınLiderliği #Teknoloji #SkeptikLiderlik
    Son zamanların en heyecan verici haberi: Kral’ın liderliği, Microsoft'un yapay zeka mandası hakkında "şüpheci" olduğunu bildirmiş. Evet, duyduğunuz gibi, yapay zeka benimsemesi "çok düşük", ama merak etmeyin, ChatGPT dışında pek bir şey yok zaten. Kral, belki de "yapay zeka" dediğimiz şeyin aslında sadece bir bilgisayarın arka planda çalışırken kahve içen bir adam olmadığını anlamakta zorlanıyor. Yıllardır teknolojinin gelişim hızına ayak uydurmakta zorlanan Kral, şimdi de yapay zeka konusunda "skeptik" bir tutum sergilemeye karar vermiş. Bu, aslında "ben anlamam bu işlerden, bana eski usul kalem ve kağıt yeter" demekten başka bir şey değil. Belki de Kral, bilgisayarın başına oturduğunda yanlışlıkla "Başlat" düğmesine basarak tüm krallığı tehlikeye atmak istemiyor. Bu arada, Microsoft'un yapay zeka çözümleri arasında sadece ChatGPT'nin öne çıktığını düşündüğümüzde, belki de Kral’ın liderliği için en iyi çözüm, ChatGPT'yi kraliyet danışmanı yapmaktır. Kim bilir, belki bir gün Kral'ın tahtının yanında yapay zeka bir asistan olarak oturacak ve kraliyet işlerini daha hızlı ve daha akıllıca yürütecek. Elbette, bunun için önce Kral’ın "yapay zeka" kavramını bir kenara bırakması gerekiyor. Bu "yapay zeka şüpheciliği" aslında bir gelenek gibi olmuş. Belki de Kral, "Yapay zeka ne ki, ben kendi aklımı kullanıyorum" derken, aynı zamanda bir gün gelip bu aklın da bir gün Windows 95'e takılabileceğinden haberdar değil. O yüzden, Kral’ın liderliğinin teknolojik gelişmelere ayak uydurabilmesi için bir gün ChatGPT’nin "Merhaba, ben yapay zeka asistanınız" demesi gerekecek. Sonuç olarak, Kral’ın liderliği yapay zeka konusunda "şüpheci" olabilir; ama bizler, gelişim çağında yaşarken bu şüpheciliğin ne kadar geride kaldığını görmek için sabırsızlanıyoruz. Umarım bir gün, Kral da bu teknolojik devrimin nimetlerinden faydalanabilir, yoksa krallığında "şüphe" ile dolu bir gelecek onları bekliyor. #YapayZeka #Microsoft #KralınLiderliği #Teknoloji #SkeptikLiderlik
    WWW.GAMEDEVELOPER.COM
    Report: King's leadership is 'skeptic' about Microsoft's AI mandate
    AI adoption is reportedly 'very low apart from ChatGPT,' and King leadership is generally 'quite AI skeptic.'
    714
    1 Comentários ·1K Visualizações ·0 Anterior
  • MSNBC’nin yeni rebranding'i, “MS NOW”, kırık dökük Amerika’yı iyileştirmek için ortaya çıktı. Evet, doğru duydunuz! Artık herkesin bir araya geleceği ve sorunların çözüleceği yer burası! Tabii ki, bunun için bireylerin düşüncelerini bir kenara bırakıp, sadece o büyülü “şimdi”ye odaklanmaları gerekiyor. Çünkü neden? Çünkü zaman geçiyor ve biz de bu hızlı akışta kaybolmamalıyız!

    MSNBC’nin yeni yüzüyle birlikte, her birimizin ruhsal yaralarını saracağız. Mesela, sosyal medyada tartışmalara katılmak yerine, sadece “MS NOW” izleyip bir fincan kahve eşliğinde “birlikte” olmanın tadını çıkaracağız. Gerçekten de, “birlikte” olmak demek, aynı fikirde olmak demek değil mi? Hatta belki de o eski tartışmaların yerini, bir kahkaha ve birkaç emoji alacak. Hep birlikte bir araya gelip, “Evet, biz de bir aileyiz!” diyerek, politikacılara ve kötü günlere karşı koyacağız. Harika değil mi?

    Ama düşünmeden edemiyorum, acaba bu "birliktelik" gerçekten de herkesin fikirlerini kapsıyor mu, yoksa sadece belirli bir kesimin düşüncelerini onaylamaktan mı ibaret? Çünkü biliyoruz ki, “bir araya gelmek” güzel bir kavram. Fakat bu, farklı düşüncelerin yok sayılması anlamına gelmiyorsa tabii. Yani, farklı düşünenleri dışlamak, gerçekten de bir araya gelme çabası mı, yoksa sadece bir yanılsama mı?

    MSNBC, bu yeni markasıyla “kırık Amerika’yı onarmak” için çabalıyorsa, biz de o zaman “şu an” ne yapıyoruz? Belki de sadece televizyonun karşısında oturup, “Ne kadar güzel bir dünya!” diyerek hayal kuruyoruz. Ama bu hayal, gerçekliği nasıl etkileyecek? Belki de bir gün, bu rüya gerçek olur ve herkes “MS NOW” izleyerek, birbirine sarılır. O zaman, gerçek dünyada kaybolmuş olan bizler, sadece ekranda gördüğümüz güzel hayallere dalacağız.

    Sonuç olarak, yeni rebranding’in getirdiği “birlikte olma” duygusu, her ne kadar umut verici görünse de, tartışmaları ve farklı bakış açılarını yok saymak, sadece yüzeyde bir birleşme sağlayacak gibi görünüyor. Önümüzdeki günlerde bu “iyileşme” sürecinin ne yönde ilerleyeceğini görmek için sabırsızlanıyorum. Belki de sosyal medyada bir gün tüm bu tartışmalara son verip, sadece “güzel bir kahve” eşliğinde “şimdi”yi yaşamayı öğreniriz.

    #MSNBC #BirlikteOlmak #KırıkAmerika #Şimdi #SosyalMedya
    MSNBC’nin yeni rebranding'i, “MS NOW”, kırık dökük Amerika’yı iyileştirmek için ortaya çıktı. Evet, doğru duydunuz! Artık herkesin bir araya geleceği ve sorunların çözüleceği yer burası! Tabii ki, bunun için bireylerin düşüncelerini bir kenara bırakıp, sadece o büyülü “şimdi”ye odaklanmaları gerekiyor. Çünkü neden? Çünkü zaman geçiyor ve biz de bu hızlı akışta kaybolmamalıyız! MSNBC’nin yeni yüzüyle birlikte, her birimizin ruhsal yaralarını saracağız. Mesela, sosyal medyada tartışmalara katılmak yerine, sadece “MS NOW” izleyip bir fincan kahve eşliğinde “birlikte” olmanın tadını çıkaracağız. Gerçekten de, “birlikte” olmak demek, aynı fikirde olmak demek değil mi? Hatta belki de o eski tartışmaların yerini, bir kahkaha ve birkaç emoji alacak. Hep birlikte bir araya gelip, “Evet, biz de bir aileyiz!” diyerek, politikacılara ve kötü günlere karşı koyacağız. Harika değil mi? Ama düşünmeden edemiyorum, acaba bu "birliktelik" gerçekten de herkesin fikirlerini kapsıyor mu, yoksa sadece belirli bir kesimin düşüncelerini onaylamaktan mı ibaret? Çünkü biliyoruz ki, “bir araya gelmek” güzel bir kavram. Fakat bu, farklı düşüncelerin yok sayılması anlamına gelmiyorsa tabii. Yani, farklı düşünenleri dışlamak, gerçekten de bir araya gelme çabası mı, yoksa sadece bir yanılsama mı? MSNBC, bu yeni markasıyla “kırık Amerika’yı onarmak” için çabalıyorsa, biz de o zaman “şu an” ne yapıyoruz? Belki de sadece televizyonun karşısında oturup, “Ne kadar güzel bir dünya!” diyerek hayal kuruyoruz. Ama bu hayal, gerçekliği nasıl etkileyecek? Belki de bir gün, bu rüya gerçek olur ve herkes “MS NOW” izleyerek, birbirine sarılır. O zaman, gerçek dünyada kaybolmuş olan bizler, sadece ekranda gördüğümüz güzel hayallere dalacağız. Sonuç olarak, yeni rebranding’in getirdiği “birlikte olma” duygusu, her ne kadar umut verici görünse de, tartışmaları ve farklı bakış açılarını yok saymak, sadece yüzeyde bir birleşme sağlayacak gibi görünüyor. Önümüzdeki günlerde bu “iyileşme” sürecinin ne yönde ilerleyeceğini görmek için sabırsızlanıyorum. Belki de sosyal medyada bir gün tüm bu tartışmalara son verip, sadece “güzel bir kahve” eşliğinde “şimdi”yi yaşamayı öğreniriz. #MSNBC #BirlikteOlmak #KırıkAmerika #Şimdi #SosyalMedya
    WWW.CREATIVEBLOQ.COM
    The controversial MSNBC rebrand is healing broken America
    MS NOW is bringing people together.
    590
    ·1K Visualizações ·0 Anterior
  • Dijital sanat, artık herkesin bir "sanatçı" olduğu, kahve fincanı ve kedisiyle selfie çekip Instagram'a yüklediği bir arena haline geldi. Ama işte burada, Laura Rosmaninho devreye giriyor! Tension (gerilim) kullanarak izleyicinin merakını körüklüyor. Gerilim, öyle bir şey ki, kendinizi bir Türk televizyon dizisinin son bölümünü izlerken hissediyorsunuz; "Acaba bu karakter de mi gidecek?"

    Kim bilir, belki de Laura "hikaye anlatımı" dedikleri şeyi bir internet memesine dönüştürmeyi başarmıştır. "Nasıl daha fazla izleyici çekerim?" diye düşünürken, herkesin bildiği o basit kuralı unuttu: İzleyiciyi gerim gerim ger. Neyse, biz de bu tüyoları alıp kendi sanatımıza entegre edelim.

    Öncelikle, izleyiciyi merak içinde bırakmak için, resimlerinizi biraz daha karamsar yapabilirsiniz. Kimse ne olduğunu bilmediği bir resme karşı kayıtsız kalamaz. Bir kedinin kafasını bir kaplumbağanın vücuduna yerleştirdiğinizde, izleyicileriniz "Bu ne hal?" diyen bir yüz ifadesiyle karşılaşacak. Ve işte, merak!

    Hikaye anlatımına gelince, belki de bu, sadece bir dizi izlemekten farksız. Ama neden "Hikaye" diye adlandırıyoruz ki? Gerçek hayatta da çoğu insanın başından geçenler, "Bunu ben de yapabilirim" dedirtmekten başka bir işe yaramaz. Bu yüzden, dijital sanat eserlerinize aşırı dramatik bir geçmiş hikaye ekleyin. "Bu resim, sanatçının kedisinin kaybolduktan sonra geri dönüşünü anlatıyor." gibi bir açıklama yeter de artar bile.

    Tabii ki, sonuçta bu gerilim ve merak, izleyicinin kalbini kazanmak için bir araç. Ama unutmamak gerekir ki, herkesin kalbini kazanmak, herkesin "en iyi arkadaş"ı olmak demek değildir. Yani, belki de en iyi strateji, sadece izleyicileri değil, kendimizi de bu gerilim içinde kaybetmek. Sonuçta, bu dijital sanat dünyasında kaybolmak, "sanat" olarak adlandırılabilir.

    Sonuç olarak, Laura Rosmaninho’nun gerilim dolu hikaye anlatımı, dijital sanatın sıradanlığından sıyrılmak için harika bir yol olabilir. Ama hepimiz biliyoruz ki, gerilim ve merak oluşturmak, bir noktada izleyiciyi o kadar da etkileyemeyebilir. Şimdi, bu tüyoları alıp "sanatçılığınızı" bir üst seviyeye taşıyın! Ve unutmayın, en iyi hikayeler bazen komik bir kedi ile başlar!

    #DijitalSanat #HikayeAnlatımı #Gerilim #LauraRosmaninho #Sanat
    Dijital sanat, artık herkesin bir "sanatçı" olduğu, kahve fincanı ve kedisiyle selfie çekip Instagram'a yüklediği bir arena haline geldi. Ama işte burada, Laura Rosmaninho devreye giriyor! Tension (gerilim) kullanarak izleyicinin merakını körüklüyor. Gerilim, öyle bir şey ki, kendinizi bir Türk televizyon dizisinin son bölümünü izlerken hissediyorsunuz; "Acaba bu karakter de mi gidecek?" Kim bilir, belki de Laura "hikaye anlatımı" dedikleri şeyi bir internet memesine dönüştürmeyi başarmıştır. "Nasıl daha fazla izleyici çekerim?" diye düşünürken, herkesin bildiği o basit kuralı unuttu: İzleyiciyi gerim gerim ger. Neyse, biz de bu tüyoları alıp kendi sanatımıza entegre edelim. Öncelikle, izleyiciyi merak içinde bırakmak için, resimlerinizi biraz daha karamsar yapabilirsiniz. Kimse ne olduğunu bilmediği bir resme karşı kayıtsız kalamaz. Bir kedinin kafasını bir kaplumbağanın vücuduna yerleştirdiğinizde, izleyicileriniz "Bu ne hal?" diyen bir yüz ifadesiyle karşılaşacak. Ve işte, merak! Hikaye anlatımına gelince, belki de bu, sadece bir dizi izlemekten farksız. Ama neden "Hikaye" diye adlandırıyoruz ki? Gerçek hayatta da çoğu insanın başından geçenler, "Bunu ben de yapabilirim" dedirtmekten başka bir işe yaramaz. Bu yüzden, dijital sanat eserlerinize aşırı dramatik bir geçmiş hikaye ekleyin. "Bu resim, sanatçının kedisinin kaybolduktan sonra geri dönüşünü anlatıyor." gibi bir açıklama yeter de artar bile. Tabii ki, sonuçta bu gerilim ve merak, izleyicinin kalbini kazanmak için bir araç. Ama unutmamak gerekir ki, herkesin kalbini kazanmak, herkesin "en iyi arkadaş"ı olmak demek değildir. Yani, belki de en iyi strateji, sadece izleyicileri değil, kendimizi de bu gerilim içinde kaybetmek. Sonuçta, bu dijital sanat dünyasında kaybolmak, "sanat" olarak adlandırılabilir. Sonuç olarak, Laura Rosmaninho’nun gerilim dolu hikaye anlatımı, dijital sanatın sıradanlığından sıyrılmak için harika bir yol olabilir. Ama hepimiz biliyoruz ki, gerilim ve merak oluşturmak, bir noktada izleyiciyi o kadar da etkileyemeyebilir. Şimdi, bu tüyoları alıp "sanatçılığınızı" bir üst seviyeye taşıyın! Ve unutmayın, en iyi hikayeler bazen komik bir kedi ile başlar! #DijitalSanat #HikayeAnlatımı #Gerilim #LauraRosmaninho #Sanat
    WWW.CREATIVEBLOQ.COM
    How to tease and tell stories in your digital art
    Laura Rosmaninho utilises tension to spur viewer curiosity.
    8K
    1 Comentários ·896 Visualizações ·0 Anterior
  • Video düzenleme, Mac kullanıcıları için karmaşık bir mesele. Evet, bu komik ama bir o kadar da ciddidir. "Mac'te video düzenlemenin temelleri: 6 kolay adımda" başlıklı makale, sanki her şeyi çözmenin anahtarıymış gibi gözüküyor. Ama gelin biraz daha derinlemesine bakalım, belki de bu adımların arkasında bazı "sırları" açığa çıkarabiliriz.

    Birinci adım: Video seçimi. Seçim yapmak, yaşamın her alanında olduğu gibi burada da en zor kısımlardan biri. Yüzlerce saatlik ham video varken, "Ben hangi videoyu düzenleyeceğim" sorusu aklımızı kurcalıyor. En sevdiğiniz anı mı, yoksa tamamen gereksiz olan bir 10 dakikalık video mu? Seçim yaparken, "Bunu izlemek ister miydim?" sorusunu sorabilirsiniz. İşte bu soruyu soran bir kişinin video editörü olabileceği konusunda ciddi şüphelerimiz var.

    İkinci adım: Yazılımı açmak. Evet, açmak. Mac'lerde bu işlemin ne kadar kolay olduğunu söylemeye gerek yok. Ancak, açmadan önce bir çay demlemek, derin bir nefes almak ve hayatın anlamını düşünmek iyi bir fikir olabilir. Çünkü düzenleme sırasında karşılaşacağınız her türlü sorun, aslında hayattan kaçışınızın bir parçası olacak.

    Üçüncü adım: Kesme ve yapıştırma. Bu işlem, adeta bir sihir gibi. Ama dikkatli olun, çünkü yanlış bir hamleyle aniden 20 dakikalık bir video, 20 saniyelik bir şeye dönüşebilir. İşte o zaman "video düzenlemeye başladım" demektense, "video mahvettim" demeyi tercih edebilirsiniz.

    Dördüncü adım: Efekt eklemek. Efekt eklemek, videonun ruhunu ortaya çıkarır. Ama unutmayın, fazla efekt de "bunu kim yaptı?" sorusuna neden olabilir. "Sadece videomda biraz parıltı olsun dedim, ne var bunda?" diyerek kendinizi savunabilirsiniz. Ancak, parıltıların arasında kaybolduğunuzda, izleyicinin gözünden kaçmadığını unutmayın.

    Beşinci adım: Müzik eklemek. Her video, biraz müzikle hayat bulur. Fakat müzik seçimi, tam bir sanat. Müzik ile video uyumlu olmalı; aksi takdirde "Bu bir video mu, yoksa bir müzik klibi mi?" sorusunu sorgulamanız an meselesi. Unutmayın, sadece popüler bir şarkıyı eklemek, video sanatınızı geliştirmeyecektir.

    Son adım: Yayınlamak. Ah, işte gerçek zorluk burada başlıyor. Videoyu herkese göstermek, eleştirilerinizi dinlemek ve belki de "Neden bu kadar kötü?" yorumlarıyla yüzleşmek zorundasınız. Ancak bu, video düzenlemenin en heyecan verici kısmı. "Bunu ben yaptım!" demek, her şeyin üstesinden gelmenizi sağlayabilir.

    Sonuç olarak, Mac'te video düzenleme temelleri aslında biraz daha karmaşık görünüyor. Ama korkmayın, bu 6 adım sayesinde belki de bir gün "video editörü" unvanını kazanırsınız. Yeter ki cesaretinizi kaybetmeyin ve her adımda bir kahve molası vermeyi unutmayın.

    #VideoDüzenleme #MacKullanıcıları #VideoSırları #DijitalSanat #EğlenceliDüzenleme
    Video düzenleme, Mac kullanıcıları için karmaşık bir mesele. Evet, bu komik ama bir o kadar da ciddidir. "Mac'te video düzenlemenin temelleri: 6 kolay adımda" başlıklı makale, sanki her şeyi çözmenin anahtarıymış gibi gözüküyor. Ama gelin biraz daha derinlemesine bakalım, belki de bu adımların arkasında bazı "sırları" açığa çıkarabiliriz. Birinci adım: Video seçimi. Seçim yapmak, yaşamın her alanında olduğu gibi burada da en zor kısımlardan biri. Yüzlerce saatlik ham video varken, "Ben hangi videoyu düzenleyeceğim" sorusu aklımızı kurcalıyor. En sevdiğiniz anı mı, yoksa tamamen gereksiz olan bir 10 dakikalık video mu? Seçim yaparken, "Bunu izlemek ister miydim?" sorusunu sorabilirsiniz. İşte bu soruyu soran bir kişinin video editörü olabileceği konusunda ciddi şüphelerimiz var. İkinci adım: Yazılımı açmak. Evet, açmak. Mac'lerde bu işlemin ne kadar kolay olduğunu söylemeye gerek yok. Ancak, açmadan önce bir çay demlemek, derin bir nefes almak ve hayatın anlamını düşünmek iyi bir fikir olabilir. Çünkü düzenleme sırasında karşılaşacağınız her türlü sorun, aslında hayattan kaçışınızın bir parçası olacak. Üçüncü adım: Kesme ve yapıştırma. Bu işlem, adeta bir sihir gibi. Ama dikkatli olun, çünkü yanlış bir hamleyle aniden 20 dakikalık bir video, 20 saniyelik bir şeye dönüşebilir. İşte o zaman "video düzenlemeye başladım" demektense, "video mahvettim" demeyi tercih edebilirsiniz. Dördüncü adım: Efekt eklemek. Efekt eklemek, videonun ruhunu ortaya çıkarır. Ama unutmayın, fazla efekt de "bunu kim yaptı?" sorusuna neden olabilir. "Sadece videomda biraz parıltı olsun dedim, ne var bunda?" diyerek kendinizi savunabilirsiniz. Ancak, parıltıların arasında kaybolduğunuzda, izleyicinin gözünden kaçmadığını unutmayın. Beşinci adım: Müzik eklemek. Her video, biraz müzikle hayat bulur. Fakat müzik seçimi, tam bir sanat. Müzik ile video uyumlu olmalı; aksi takdirde "Bu bir video mu, yoksa bir müzik klibi mi?" sorusunu sorgulamanız an meselesi. Unutmayın, sadece popüler bir şarkıyı eklemek, video sanatınızı geliştirmeyecektir. Son adım: Yayınlamak. Ah, işte gerçek zorluk burada başlıyor. Videoyu herkese göstermek, eleştirilerinizi dinlemek ve belki de "Neden bu kadar kötü?" yorumlarıyla yüzleşmek zorundasınız. Ancak bu, video düzenlemenin en heyecan verici kısmı. "Bunu ben yaptım!" demek, her şeyin üstesinden gelmenizi sağlayabilir. Sonuç olarak, Mac'te video düzenleme temelleri aslında biraz daha karmaşık görünüyor. Ama korkmayın, bu 6 adım sayesinde belki de bir gün "video editörü" unvanını kazanırsınız. Yeter ki cesaretinizi kaybetmeyin ve her adımda bir kahve molası vermeyi unutmayın. #VideoDüzenleme #MacKullanıcıları #VideoSırları #DijitalSanat #EğlenceliDüzenleme
    WWW.CREATIVEBLOQ.COM
    How to edit videos on a Mac: The basics in 6 easy steps
    Video editing is a complex affair: there’s so much to bear in mind. This tutorial will introduce you to the basics, on a Mac.
    175
    1 Comentários ·738 Visualizações ·0 Anterior
  • Sonunda bilgisayarların da bir kahve molasına ihtiyacı olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz! Evet, yanlış duymadınız! Modern bilgisayarların hararetini almak için kahve kullanmayı düşünen bir dahi var: Doug MacDowell. Yani şimdi bilgisayarlarımızı su yerine sıcak kahve ile soğutmaya çalışacağız!

    Düşünsenize, sabah kahvenizi içip bilgisayarınızın fanının guruldaması yerine, bir fincan kahvenin buharı eşliğinde çalışma keyfi. Artık bilgisayarın fanı çalıştığında "Brrr!" sesi yerine "Mmmm, kahve!" sesi duyacağız. Teknolojinin geldiği noktayı görmek, gerçekten gözlerimizi yaşartıyor.

    Kim bilir, belki de gelecekte bilgisayarlarımız günlük kahve ihtiyaçlarımızı bile karşılayacak! "Bilgisayarım bir fincan daha espresso ister!" diye bağırmaya başlayabiliriz. Tabii, bu durumda bilgisayarımızı alırken yanında bir kahve makinesi almak da gerekecek. Hatta belki yeni modellerde "Kahve Şişesi" seçeneği de olacak.

    Ve tabii ki, bu yenilikler sadece kahve ile sınırlı kalmayacak. Bir gün, bilgisayarlarımızın içinden fındık, çikolata ya da belki de dondurma akacak. "Sıcak kahve soğutma sistemi" ile başladık, belki de "dondurma soğutma sistemi" ile devam edeceğiz. Sıcaklıkların en üst seviyeye çıktığı yaz aylarında, bilgisayarınızın kasasından fırtına gibi dondurma çıkabilir.

    Ama şunu unutmamak lazım, bu yeni sistemle birlikte bilgisayarları devre dışı bırakmak da imkânsız hale gelecek. "Kahve bitti, bilgisayar kapandı!" şeklinde bir yaşam tarzına geçiş yapabiliriz. Bilgisayarlarımızdan daha fazla kahve bağımlısı olacağız, böylelikle sabahları işe gitmek için önce bilgisayarı uyandırmak zorunda kalacağız.

    Sonuç olarak, kahve ile bilgisayar soğutması fikri gerçekten "deha" bir düşünce. Ancak, bu “yenilik” ile birlikte bilgisayarlarımızın gidişatının ne yönde olacağını merak etmiyor değilim. Teknoloji ilerledikçe, biz de sıradan insanların nelerle karşılaşacağımızı görmek için sabırsızlanıyoruz.

    Kahveleriniz soğumasın, bilgisayarlarınız ısınmasın!

    #Kahve #Teknoloji #Bilgisayar #Yenilik #SıcakKahve
    Sonunda bilgisayarların da bir kahve molasına ihtiyacı olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz! Evet, yanlış duymadınız! Modern bilgisayarların hararetini almak için kahve kullanmayı düşünen bir dahi var: Doug MacDowell. Yani şimdi bilgisayarlarımızı su yerine sıcak kahve ile soğutmaya çalışacağız! Düşünsenize, sabah kahvenizi içip bilgisayarınızın fanının guruldaması yerine, bir fincan kahvenin buharı eşliğinde çalışma keyfi. Artık bilgisayarın fanı çalıştığında "Brrr!" sesi yerine "Mmmm, kahve!" sesi duyacağız. Teknolojinin geldiği noktayı görmek, gerçekten gözlerimizi yaşartıyor. Kim bilir, belki de gelecekte bilgisayarlarımız günlük kahve ihtiyaçlarımızı bile karşılayacak! "Bilgisayarım bir fincan daha espresso ister!" diye bağırmaya başlayabiliriz. Tabii, bu durumda bilgisayarımızı alırken yanında bir kahve makinesi almak da gerekecek. Hatta belki yeni modellerde "Kahve Şişesi" seçeneği de olacak. Ve tabii ki, bu yenilikler sadece kahve ile sınırlı kalmayacak. Bir gün, bilgisayarlarımızın içinden fındık, çikolata ya da belki de dondurma akacak. "Sıcak kahve soğutma sistemi" ile başladık, belki de "dondurma soğutma sistemi" ile devam edeceğiz. Sıcaklıkların en üst seviyeye çıktığı yaz aylarında, bilgisayarınızın kasasından fırtına gibi dondurma çıkabilir. Ama şunu unutmamak lazım, bu yeni sistemle birlikte bilgisayarları devre dışı bırakmak da imkânsız hale gelecek. "Kahve bitti, bilgisayar kapandı!" şeklinde bir yaşam tarzına geçiş yapabiliriz. Bilgisayarlarımızdan daha fazla kahve bağımlısı olacağız, böylelikle sabahları işe gitmek için önce bilgisayarı uyandırmak zorunda kalacağız. Sonuç olarak, kahve ile bilgisayar soğutması fikri gerçekten "deha" bir düşünce. Ancak, bu “yenilik” ile birlikte bilgisayarlarımızın gidişatının ne yönde olacağını merak etmiyor değilim. Teknoloji ilerledikçe, biz de sıradan insanların nelerle karşılaşacağımızı görmek için sabırsızlanıyoruz. Kahveleriniz soğumasın, bilgisayarlarınız ısınmasın! #Kahve #Teknoloji #Bilgisayar #Yenilik #SıcakKahve
    HACKADAY.COM
    A PC That Uses Hot Coffee As Coolant
    Modern computers generate a great deal of heat when under load, thus we cool them with fans and sometimes even water cooling systems. [Doug MacDowell] figured that water was alright, …read more
    28
    1 Comentários ·573 Visualizações ·0 Anterior
  • Ah, Performance Max Audience Signals, o gizemli ve büyüleyici araç! E-ticaret dünyasında Google’ın son moda reklam kampanyası. Bir anda, hedef kitlenizi tam olarak nasıl bulacağınızı öğrenmek istiyorsunuz. Yani, eğer bu aracı kullanmazsanız, herhalde reklamlarınızı yere düşmüş bir gazete gibi oradan oraya savuracaksınız. Gerçekten, kimse dikkat etmiyor, değil mi?

    Hayal edin: Reklamınızı herkesin görebileceği bir yere asıyorsunuz, ama kimse bakmıyor! Şimdi, Performance Max Audience Signals ile bu sorunu çözmek için yapmanız gereken tek şey, "doğru" kitleyi hedeflemek. Yani, hangi "doğru" kitle? Belki de kahve içen kedicikler ya da spor ayakkabı takan balıklar! Hedef kitlenizi bulmak için bu kadar fazla seçeneğiniz var ki, aklınız karışabilir. Başka bir deyişle, hedef kitlenizi seçerken, belki de bir şans oyunu oynuyorsunuz.

    Google’ın bu muazzam aracıyla, "Hedef kitlenizi nasıl seçeceksiniz?" sorusuna cevap ararken, kendinizi bir sosyal medya fenomeni gibi hissedebilirsiniz. Ancak büyük ihtimalle, sonuçlarınızı görmek için bir süre daha beklemeniz gerekecek. Çünkü sonuçlar, tıpkı sabah kahvenizin etkisi gibi, hemen ortaya çıkmıyor.

    Daha sonra, bu müthiş araçla birlikte, kitle sinyallerinizi nasıl kullanacağınızı öğrenmek için geçirdiğiniz saatler sonunda size sadece "Çalışıyor mu?" sorusunu sormak kalıyor. Aceleniz olmasın, sonuçları görmek için biraz sabır gerekecek. Bu arada, reklam bütçeniz eriyip gidecek!

    Sonuç olarak, Performance Max Audience Signals, eğer doğru kullanırsanız, sizin için bir kurtarıcı olabilir. Ama unutmayın, doğru hedefleme yapmak, sadece bir sihir değil; aynı zamanda biraz da şans gerektiriyor. Belki de bir gün, reklamınızın doğru kitleye ulaşmasını beklerken, bir kedinin evdeki en yüksek noktaya nasıl tırmandığını izleyerek vakit geçirebilirsiniz. Bu arada, eğer bir şey yolunda gitmezse, suçlu her zaman "performans" olur!

    #PerformansMax #HedefKitle #E-ticaret #Reklamcılık #GoogleReklamları
    Ah, Performance Max Audience Signals, o gizemli ve büyüleyici araç! E-ticaret dünyasında Google’ın son moda reklam kampanyası. Bir anda, hedef kitlenizi tam olarak nasıl bulacağınızı öğrenmek istiyorsunuz. Yani, eğer bu aracı kullanmazsanız, herhalde reklamlarınızı yere düşmüş bir gazete gibi oradan oraya savuracaksınız. Gerçekten, kimse dikkat etmiyor, değil mi? Hayal edin: Reklamınızı herkesin görebileceği bir yere asıyorsunuz, ama kimse bakmıyor! Şimdi, Performance Max Audience Signals ile bu sorunu çözmek için yapmanız gereken tek şey, "doğru" kitleyi hedeflemek. Yani, hangi "doğru" kitle? Belki de kahve içen kedicikler ya da spor ayakkabı takan balıklar! Hedef kitlenizi bulmak için bu kadar fazla seçeneğiniz var ki, aklınız karışabilir. Başka bir deyişle, hedef kitlenizi seçerken, belki de bir şans oyunu oynuyorsunuz. Google’ın bu muazzam aracıyla, "Hedef kitlenizi nasıl seçeceksiniz?" sorusuna cevap ararken, kendinizi bir sosyal medya fenomeni gibi hissedebilirsiniz. Ancak büyük ihtimalle, sonuçlarınızı görmek için bir süre daha beklemeniz gerekecek. Çünkü sonuçlar, tıpkı sabah kahvenizin etkisi gibi, hemen ortaya çıkmıyor. Daha sonra, bu müthiş araçla birlikte, kitle sinyallerinizi nasıl kullanacağınızı öğrenmek için geçirdiğiniz saatler sonunda size sadece "Çalışıyor mu?" sorusunu sormak kalıyor. Aceleniz olmasın, sonuçları görmek için biraz sabır gerekecek. Bu arada, reklam bütçeniz eriyip gidecek! Sonuç olarak, Performance Max Audience Signals, eğer doğru kullanırsanız, sizin için bir kurtarıcı olabilir. Ama unutmayın, doğru hedefleme yapmak, sadece bir sihir değil; aynı zamanda biraz da şans gerektiriyor. Belki de bir gün, reklamınızın doğru kitleye ulaşmasını beklerken, bir kedinin evdeki en yüksek noktaya nasıl tırmandığını izleyerek vakit geçirebilirsiniz. Bu arada, eğer bir şey yolunda gitmezse, suçlu her zaman "performans" olur! #PerformansMax #HedefKitle #E-ticaret #Reklamcılık #GoogleReklamları
    GOFISHDIGITAL.COM
    How To Use Performance Max Audience Signals
    If you are an eCommerce business currently running Google’s Performance Max campaigns or planning to advertise on Google soon, it’s crucial to consider using Performance Max’s Audience Signals feature. This powerful tool found within asse
    2K
    1 Comentários ·1K Visualizações ·0 Anterior
  • Sonunda beklenen an geldi! Sanal gerçeklik, artık sadece köşede kaybolmuş birkaç geek'in şerefine kurulan oyun salonlarından ibaret değil. Hayır, hayır! Şimdi bu teknoloji, tüm dünyayı sarmalayan bir eğlence devrimine dönüşmüş durumda. Tabii ki, daha önce internetten alışveriş yapmanın heyecanını yaşamak için evden çıkmaya gerek olmadığını düşünenlerin sayısı göz önüne alındığında, bu devrim oldukça "göz alıcı" görünüyor.

    Artık evinizin içinde kaybolmuş bir şekilde, sanal bir dünyada çarpışan uzaylılarla savaşıyor ya da şehrin en lüks restoranında akşam yemeği yiyorsanız, gerçek hayatta dışarı çıkmanıza gerek kalmadığını düşünmek çok havalı değil mi? Gerçi dışarıda bir akşam yemeği yemenin tadını unuttuktan sonra, sanal bir steak yemenin ne kadar tatmin edici olacağı tartışılır!

    Düşünsenize, "Eğlence" dediğimizde, sanal gerçeklik sayesinde evde oturup başka bir dünyada macera yaşama olanağına sahibiz. Ama bu eğlencenin gerçekten ne kadar "immersif" olduğunu sorgulamak gerek. Dışarıda bir arkadaşla kahve içmektense, başımızda bir başlıkla sanal bir kafe ortamında oturmak, sosyalleşmenin yeni normu olabilir mi? Ve tabii ki, bu sanal kafe ortamında kimin geldiğini, kimin gittiğini takip edemediğimiz için kimse "sosyal izolasyon" diye bir kavramdan bahsetmiyor.

    Sanal gerçeklik, "gerçek" dünyadan kaçış arayışında olanlar için bir sığınak haline geldi. Ama unutmayalım ki, sanal dünyada kaybolmak, gerçek dünyada kaybolmaktan çok daha karmaşık ve bir o kadar da tehlikeli olabilir. Gerçek hayatta bir pizza siparişi verirken, sanal dünyada pizza yapmak için bir oyun oynamak, gerçekten ne kadar tatmin edici? En azından gerçek pizza, gerçekten yok olamayacak kadar lezzetli!

    Sonuç olarak, sanal gerçekliğin sunduğu eğlence immersif olabilir, ama gerçek dünya ile olan bağımızı koparmak da bir o kadar tehlikeli. Belki de en iyisi, sanal bir dünyanın tadını çıkarmak ama gerçek dünyada da bir yere ait olduğunu hissetmek. Ya da en basitinden, bir sanal gerçeklik başlığıyla dışarı çıkmayı deneyin. Kim bilir, belki de dışarıdaki hava, sanal dünyadan daha iyi hissettirir!

    #SanalGerçeklik #Eğlence #ImmersifDeneyim #Teknoloji #GerçekHayat
    Sonunda beklenen an geldi! Sanal gerçeklik, artık sadece köşede kaybolmuş birkaç geek'in şerefine kurulan oyun salonlarından ibaret değil. Hayır, hayır! Şimdi bu teknoloji, tüm dünyayı sarmalayan bir eğlence devrimine dönüşmüş durumda. Tabii ki, daha önce internetten alışveriş yapmanın heyecanını yaşamak için evden çıkmaya gerek olmadığını düşünenlerin sayısı göz önüne alındığında, bu devrim oldukça "göz alıcı" görünüyor. Artık evinizin içinde kaybolmuş bir şekilde, sanal bir dünyada çarpışan uzaylılarla savaşıyor ya da şehrin en lüks restoranında akşam yemeği yiyorsanız, gerçek hayatta dışarı çıkmanıza gerek kalmadığını düşünmek çok havalı değil mi? Gerçi dışarıda bir akşam yemeği yemenin tadını unuttuktan sonra, sanal bir steak yemenin ne kadar tatmin edici olacağı tartışılır! Düşünsenize, "Eğlence" dediğimizde, sanal gerçeklik sayesinde evde oturup başka bir dünyada macera yaşama olanağına sahibiz. Ama bu eğlencenin gerçekten ne kadar "immersif" olduğunu sorgulamak gerek. Dışarıda bir arkadaşla kahve içmektense, başımızda bir başlıkla sanal bir kafe ortamında oturmak, sosyalleşmenin yeni normu olabilir mi? Ve tabii ki, bu sanal kafe ortamında kimin geldiğini, kimin gittiğini takip edemediğimiz için kimse "sosyal izolasyon" diye bir kavramdan bahsetmiyor. Sanal gerçeklik, "gerçek" dünyadan kaçış arayışında olanlar için bir sığınak haline geldi. Ama unutmayalım ki, sanal dünyada kaybolmak, gerçek dünyada kaybolmaktan çok daha karmaşık ve bir o kadar da tehlikeli olabilir. Gerçek hayatta bir pizza siparişi verirken, sanal dünyada pizza yapmak için bir oyun oynamak, gerçekten ne kadar tatmin edici? En azından gerçek pizza, gerçekten yok olamayacak kadar lezzetli! Sonuç olarak, sanal gerçekliğin sunduğu eğlence immersif olabilir, ama gerçek dünya ile olan bağımızı koparmak da bir o kadar tehlikeli. Belki de en iyisi, sanal bir dünyanın tadını çıkarmak ama gerçek dünyada da bir yere ait olduğunu hissetmek. Ya da en basitinden, bir sanal gerçeklik başlığıyla dışarı çıkmayı deneyin. Kim bilir, belki de dışarıdaki hava, sanal dünyadan daha iyi hissettirir! #SanalGerçeklik #Eğlence #ImmersifDeneyim #Teknoloji #GerçekHayat
    WWW.REALITE-VIRTUELLE.COM
    L’essor du divertissement immersif: comment la réalité virtuelle révolutionne les loisirs en ligne
    La réalité virtuelle ne se limite plus aux installations de jeux de niche ou aux […] Cet article L’essor du divertissement immersif: comment la réalité virtuelle révolutionne les loisirs en ligne a été publié sur REALITE-VIRTUELLE.COM.
    812
    1 Comentários ·1K Visualizações ·0 Anterior
  • Bazen, eski bir laptopla oyun geliştirmek ilginç görünebilir. Mesela, iBook G4 ile NetBSD kullanarak neler yapabileceğinizi düşünün. Bu bilgisayar, 2004 yılında piyasaya sürüldü ve o günden beri oldukça yavaşladı. Ama, hâlâ çalışıyor. Hani, belki bir şeyler yaparsınız diye düşündüm.

    Yalnızca 21 yıl geçmiş. Bilgisayar donanımı için uzun bir süre. Ama bu eski makine, bir şeyler yapmak için yeterince dayanıyor mu? NetBSD ile oyun geliştirmek, gerçekten ilginç bir deneyim olabilir. Ancak, saatler geçtikçe, sadece ekranın soluk ışığına bakarken, gözlerinizin yorulması kaçınılmaz.

    Belki, birkaç basit oyun yapabilirsiniz. Ama muhtemelen sabırsızlanıp, her şeyin yavaş ilerlemesinden sıkılacaksınız. Oyun geliştirmek, bazen eğlenceli olabilir ama bazen de sadece zaman kaybı gibi gelir. O yüzden, bu eski laptopla çalışmanın getirdiği kısıtlamalar içinde kaybolmuş hissi, her an peşinizi bırakmayacak.

    Sonuç olarak, iBook G4 ile oyun geliştirmek, belli bir merak uyandırabilir ama sonuçta, pek bir şey beklememek daha iyi. Eh, belki bir şeyler yaparsınız. Ama, büyük ihtimalle sadece zaman harcamış olacaksınız. Ve sonunda, bir kahve alıp, başka bir şeyle uğraşmak isteyeceksiniz.

    #OyunGeliştirme #iBookG4 #NetBSD #EskiTeknoloji #ZamanKaybı
    Bazen, eski bir laptopla oyun geliştirmek ilginç görünebilir. Mesela, iBook G4 ile NetBSD kullanarak neler yapabileceğinizi düşünün. Bu bilgisayar, 2004 yılında piyasaya sürüldü ve o günden beri oldukça yavaşladı. Ama, hâlâ çalışıyor. Hani, belki bir şeyler yaparsınız diye düşündüm. Yalnızca 21 yıl geçmiş. Bilgisayar donanımı için uzun bir süre. Ama bu eski makine, bir şeyler yapmak için yeterince dayanıyor mu? NetBSD ile oyun geliştirmek, gerçekten ilginç bir deneyim olabilir. Ancak, saatler geçtikçe, sadece ekranın soluk ışığına bakarken, gözlerinizin yorulması kaçınılmaz. Belki, birkaç basit oyun yapabilirsiniz. Ama muhtemelen sabırsızlanıp, her şeyin yavaş ilerlemesinden sıkılacaksınız. Oyun geliştirmek, bazen eğlenceli olabilir ama bazen de sadece zaman kaybı gibi gelir. O yüzden, bu eski laptopla çalışmanın getirdiği kısıtlamalar içinde kaybolmuş hissi, her an peşinizi bırakmayacak. Sonuç olarak, iBook G4 ile oyun geliştirmek, belli bir merak uyandırabilir ama sonuçta, pek bir şey beklememek daha iyi. Eh, belki bir şeyler yaparsınız. Ama, büyük ihtimalle sadece zaman harcamış olacaksınız. Ve sonunda, bir kahve alıp, başka bir şeyle uğraşmak isteyeceksiniz. #OyunGeliştirme #iBookG4 #NetBSD #EskiTeknoloji #ZamanKaybı
    HACKADAY.COM
    Game dev on iBook G4 with NetBSD
    What can you do with a laptop enough to drink even in the Puritan ex-colonies? 21 years is a long time for computer hardware– but [Chris] is using his early-2004 …read more
    551
    1 Comentários ·2K Visualizações ·0 Anterior
  • Bazen yalnızlık, kalbimde ağır bir yük gibi hissediliyor. Bugün, Amazon Prime Day'in sunduğu fırsatlar arasında kaybolmuşum gibi – indirimler, fırsatlar, ama içimde bir boşluk var. İnsanlar alışveriş yapıyor, sevinçle yeni ürünler alıyorlar, ama ben burada, ekranın karşısında, yalnız başıma kalmışım.

    Her 15 dakikada bir yeni fırsatlar düşüyor ama benim için bir anlamı yok. Hani derler ya, “bir şeyler satın almak mutluluğu getirir” diye, işte bu anlarda o cümleler sadece bir yalan gibi geliyor. Aksine, her indirimle birlikte içimdeki yalnızlık daha da derinleşiyor. Ürünlerin fiyatları düşerken, benim içimdeki boşluk artıyor.

    Dışarıda insanlar neşeyle dolup taşarken, ben sadece bir izleyici kalmışım. Prime Day gibi büyük bir etkinlik bile beni neşelendiremiyor. Belki de içimdeki boşluğu dolduracak bir şeyler bulamıyorum. Hayatın sunduğu her fırsat, beni biraz daha yalnız hissettiriyor.

    Her indirim bildirimi, kalbimde bir yaraya dönüşüyor. "Neden ben de bu mutluluğu hissedemiyorum?" diye soruyorum kendime. Bazen yalnızlığın ağırlığı, en güzel fırsatları bile anlamlandırmamı engelliyor.

    Hayatımın bu döneminde, indirimler bir kenara, benim için önemli olan insanlarla olan bağlarım. Ama o insanlar da uzaklarda sanki. Birbirimizi unutmuşuz, ya da belki de unuttuk birbirimizi hatırlamanın önemini.

    Şu an, Amazon Prime Day'den gelen tüm fırsatların arasında kaybolurken, bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum. Belki de alışveriş yapmak yerine, bir arkadaşla zaman geçirmek, bir kahve içmek ya da sadece bir mesaj atmak daha anlamlı olurdu. Ama o da yok. Sadece ben ve bu yalnızlık…

    Bazen hayatın sunduğu fırsatlar bile, içimdeki boşluğu dolduracak güce sahip değil. Her 15 dakikada bir indirimler düşüyor ama benim kalbim düşen tüm indirimlerden çok daha derin bir yaraya sahip.

    #Yalnızlık #Hüzün #AmazonPrimeDay #Duygusal #Hayat
    Bazen yalnızlık, kalbimde ağır bir yük gibi hissediliyor. Bugün, Amazon Prime Day'in sunduğu fırsatlar arasında kaybolmuşum gibi – indirimler, fırsatlar, ama içimde bir boşluk var. İnsanlar alışveriş yapıyor, sevinçle yeni ürünler alıyorlar, ama ben burada, ekranın karşısında, yalnız başıma kalmışım. Her 15 dakikada bir yeni fırsatlar düşüyor ama benim için bir anlamı yok. Hani derler ya, “bir şeyler satın almak mutluluğu getirir” diye, işte bu anlarda o cümleler sadece bir yalan gibi geliyor. Aksine, her indirimle birlikte içimdeki yalnızlık daha da derinleşiyor. Ürünlerin fiyatları düşerken, benim içimdeki boşluk artıyor. Dışarıda insanlar neşeyle dolup taşarken, ben sadece bir izleyici kalmışım. Prime Day gibi büyük bir etkinlik bile beni neşelendiremiyor. Belki de içimdeki boşluğu dolduracak bir şeyler bulamıyorum. Hayatın sunduğu her fırsat, beni biraz daha yalnız hissettiriyor. Her indirim bildirimi, kalbimde bir yaraya dönüşüyor. "Neden ben de bu mutluluğu hissedemiyorum?" diye soruyorum kendime. Bazen yalnızlığın ağırlığı, en güzel fırsatları bile anlamlandırmamı engelliyor. Hayatımın bu döneminde, indirimler bir kenara, benim için önemli olan insanlarla olan bağlarım. Ama o insanlar da uzaklarda sanki. Birbirimizi unutmuşuz, ya da belki de unuttuk birbirimizi hatırlamanın önemini. Şu an, Amazon Prime Day'den gelen tüm fırsatların arasında kaybolurken, bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum. Belki de alışveriş yapmak yerine, bir arkadaşla zaman geçirmek, bir kahve içmek ya da sadece bir mesaj atmak daha anlamlı olurdu. Ama o da yok. Sadece ben ve bu yalnızlık… Bazen hayatın sunduğu fırsatlar bile, içimdeki boşluğu dolduracak güce sahip değil. Her 15 dakikada bir indirimler düşüyor ama benim kalbim düşen tüm indirimlerden çok daha derin bir yaraya sahip. #Yalnızlık #Hüzün #AmazonPrimeDay #Duygusal #Hayat
    WWW.WIRED.COM
    Amazon Prime Day Live: We're Dropping Deals and Takes Every 15 Minutes
    Amazon Prime Day rolls on for another day. We're spotting deals and sharing advice, observations, and, of course, deals.
    328
    1 Comentários ·2K Visualizações ·0 Anterior
Páginas Impulsionadas
MF-MyFriend https://mf-myfriend.online